Shakespeare okumalarımın ne zaman başladığını kesin olarak söylemek güç. İngiliz Dili ve Edebiyatı sıralarında mı yoksa soyadımın başına yanlışlıkla bir “Şek” eklenip kaderimin edebî bir kelime oyununa dönüştüğü gün mü emin değilim. Neticede o Şekspir, ben İspir. Aramızda birkaç yüzyıl, birkaç krallık, sayısız cinayet ve talihsiz bir hece farkı var. Bu işin akademik tarafında ise oyunları bize, Stratford’dan yanlış vapura binip üniversitenin koridorlarına düşmüş bir Shakespeare karakterini andıran muhterem Profesör Kemalettinus Yigiteryus anlatırdı. Bir İngiliz aristokratı olarak bulunduğu kürsüden Hamlet’in tereddütlerini, Macbeth’in iştahını, Othello’nun kıskançlığını çözerken biz sıralarda insan ruhunun suç dosyasını tutardık. Ben de şairlikten mütevellit, söylenenlerin bir kısmını deftere, geri kalanını gereğinden fazla kalbime yazardım. O rüzgârı kendinden menkul zat, insan ruhunu sahneye çıkarıp kralları soytarıya, âşıkları budalaya, kıskançları katile çevirdi. Bütün bu hengâmeye perde aralığından bakıp da not düşmemek olmazdı.

Geldiğimiz noktada bu niyetle, yıllar sonra anladık ki Shakespeare sahneyi kurmuş, yetmemiş perdeyi aralamış, Şekspir İspir’e de kuliste dolaşıp herkesin aşkına, kibrine ve cinayetine şiirli bir tutanak tutmak kalmış. Bu seri, Shakespeare’i mermer bir kaideye koyup önünde ciddi yüzlerle susmak için değil kaidenin arkasına geçip onun insanlığa kurduğu düzenekleri kurcalamak için yazılıyor. Çünkü Şekspir’in sahnesinde herkes rolünü ciddiye alır fakat seyirci gereğini bilir: Taç kartondandır, hançer gerçektir, aşk ise çoğu zaman yanlış kapıya bırakılmış bir mektuptan ibarettir…

Bu yazı dizisi, maziden atiye uzanmış o eski derslerin, yarım kalmış notların ve insanlığın dört yüz yıldır aynı oyunda farklı kostümlerle rezil oluşunun küçük bir devamıdır.

“Yazmak ya da yazmamak; işte bütün mesele bu…”


Bir Cevap Yazın

Yunus Emre İspir sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin