Amerika’nın küresel hamleleri artık ideolojik cilâyla değil, doğrudan çıkar hesaplarıyla okunmalıdır. Trump’ın Grönland’ı “satın alma” çıkışları, Panama Kanalı üzerinden Çin’i dengeleme refleksi ve Kanada’yı 51. eyalet olarak tanımlayan söylemleri birer münferit çıkış sayılamaz. Bunların tamamı, ABD’nin jeostratejik hegemonyasını yeniden tahkim etme arayışının parçalarıdır. Dünya yeniden şekillenirken görünen şey değerler tartışması değil, güç mücadelesinin açıkça su yüzüne çıkmasıdır.

“Satın alırım”, olmazsa “korurum”, o da olmazsa “önlerim” dili yeni değil, artık utanmadan kullanılan bayağılaşmış bir dildir. Bu dil, zarlar atılırken ahlâkın da kasaya kaldırıldığı bir dildir. Güzide ülkem bunu iyi bilir ya…

ABD’nin yaptığı şey ideoloji değil, saf çıkar siyasetidir. Ticaret yollarını, madenleri ve askeri üstünlüğü tek pakette toplama girişimidir. Gelinen noktada Avrupa bu tabloya hâlâ şaşırıyorsa sorun ABD değil, Avrupa’nın ta kendisidir Güvenliği ABD’ye ihale edip “ABD benim güvenliğimi sağlasın, ben savunma harcaması yapmayayım” diyen; egemenlik ve demokrasi masallarına inanmakla kalmayıp bu masalları Türkiye dâhil pek çok ülkeye pazarlayan Avrupa, şimdi bunun bedelini ödemeye başlamıştır. Hem “ABD bizi korusun” deyip hem de savunma harcaması talebine direnmek, strateji değil ikiyüzlülüktür.

Doğrudan söyleyeyim: Avrupa, ikiyüzlüdür ve artık şu üç gerçekle yüzleşmek zorundadır:

  • ABD’nin güvenlik şemsiyesi, koşulsuz bir garanti olmaktan çıkmış, koşullu bir çıkar ilişkisi hâline gelmiştir ve ibre artık Avrupa’yı göstermektedir.
  • Washington, müttefiklerini yalnızca ekonomik araçlarla değil, askeri kara düzenle de hizaya sokmaya başlamıştır.
  • Avrupa, Türkiye-Rusya-Çin’in de dahil olduğu stratejik özerkliğini inşa etmediği sürece ya ABD’nin arkasında sürüklenecek ya da onun önüne sürülecektir. Üçüncü bir yol yoktur.

Türkiye açısından tabloya gelince…

ABD vitesi artırıyor ve bu vitesin altında kalanları müttefik–rakip ayrımı yapmadan eziyor. Avrupa’nın pasifliği, ABD’nin pervasızlığını büyütüyor. Çin ve Rusya ise bu boşluğu sabırla izliyor. Bu yeni düzende yanlış tarafta kalmak lüks değil, doğrudan risk üretir.

Üstelik emperyalistler tarafından yüzyıllardır en tehlikeli unsur olarak görülen; yok edilmeye, seyreltilmeye, umarsızlaştırılmaya çalışılan ve buna rağmen 21. yüzyılda hâlâ millî refleksini koruyan Türkiye’nin, bu yeni güç dengesi içinde yerini yeniden tanımlaması zorunluluktur. Çünkü Grönland bir ada değil, yeni savaşın şatafatlı vitrinidir. Bu vitrine bakmayan milletler, “o masalda” baharı göremez.

Ve bir masalda buzullar erirken…

Ortaya çıkan nadir toprak elementleri, yeni ticaret yolları ve askeri üsler, “medeniyet” söyleminin makyajını akıtmaya devam eder.

İnsanlık, yine her zamanki gibi, ateşi bulduktan sonra ormanı yakmayı ilerleme sayar…

Sevgiler.

7 Ocak 2025


Bir yanıt yazın