“Y Vitamini: Yüksek İstişare Cumhuriyeti”

Yüksek İstişare Cumhuriyeti’nde her şey istişare edilirdi. Takvimler istişareyle belirlenir, manşetler istişare üzerine atılır, kararlar istişareyle alınırdı. En azından öyle yazardı. Resmi sloganımız şuydu: “Millet bunu istiyor.” Ayrıca düzenli olarak kullandığımız Y Vitamini de istişare kültürünü desteklemekteydi. Resmî açıklamalara göre toplumsal uyumu arttırmak, gereksiz hassasiyetleri azaltmak ve ani tepkileri dengelemek için geliştirilen bir takviyeydi. Yumuşama Vitamini de deniliyordu. Sabahları aç karnına, gün içinde de hassasiyet durumuna göre takviyesi salık verilmekteydi…

Ben Yüksek İstişare Cumhuriyeti Büyük Heyeti’nin üçüncü kâtip yardımcısıydım. Görevim, alınan tarihî kararları kayda geçirmekti. Kararların tarihî olduğu, henüz alınmadan önce basın bültenlerinde yazılı olurdu zaten. Ben yalnızca kelimeleri yan yana dizmekle mesuldüm. Kelimelerin nereye gittiği pek benim meselem değildi.

O akşam “Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Yüksek İhtisas Heyeti” toplanacaktı. Salon günlerdir buna hazırlanıyordu. Duvarlara altın çerçevenin içinde altın varaklı büyük harflerle dört kelime asılmıştı:

“MİLLÎ

DAYANIŞMA

KARDEŞLİK

DEMOKRASİ”

Kelimeler o kadar büyüktü ki başka bir şey görmeye gerek kalmıyordu. İnsan bakarken düşünmeyi unutuyordu. Hem zaten salon sessizdi. Halılar kalındı. Adımlar dahi duyulmuyordu. Sanki kelimeler de yere yumuşak basmaktaydı.

O gün, başkan salona girdiğinde herkes ayağa kalktı. Alkış, o oturmadan başladı. Oturduktan sonra da devam etti. Bir elini kaldırarak alkışı kesti. Alkış kesilince alkışlayanlar birbirlerine baktılar ve bir süre daha gözyaşları içinde alkışlamaya devam ettiler.

“Değerli üyeler”, dedi Başkan, “Bugün tarih yazacağız. Milletimizin geleceğini daha kapsayıcı bir zemine taşıyoruz.”

Stratejik İletişim Danışmanı ayağa fırladı:

“Efendim, Türk milleti zaten yazdığınızı okumaya hazırdır.”

Alkışlar…

Ben yazdım: Toplantı coşkulu alkışlar eşliğinde açıldı.

İlk madde “Millî” kavramının güncellenmesiydi.

Akademik Danışman önce kravatını düzeltti:

“Millet kavramı tarihsel bir bağlamın ürünüdür. Ancak çağımızda millet, kendisini millet hisseden herkesin millet olduğu daha geniş bir zemine taşınmalıdır.”

Başkan sanki bu anı bekliyormuş gibi başını sallayarak:

“Çok derin bir yaklaşım”.

Karşıdan yine “Büyük Başkan” ritimli alkış tufanları…

Bir üye söz aldı:

“Kurucu millet ifadesi ana metinden çıkarılmalıdır. Kuruculuk, diğer unsurlarda dışlanmışlık hissi yaratmaktadır.”

İşte o an salonda sessizlik oldu. Doğrusu benim de içimde bir boran koptu. Dört bin yıllık devlet aklı şu an bu ifadeye karşı koyacak, hemen Yüksek İstişare Cumhuriyeti yönetimini devirecek, ben de bu iktidar ile çalıştığım için işimden olacağım diye endişeyle bir an düşündüm. Ama fark ettim ki salondaki sessizlik, düşünme sessizliği değildi. Alkışın nerede başlayacağını hesaplama sessizliğiydi. Rahatladım. Zaten sabah toplantıdan önce dağıtılan Y Vitamini kapsüllerini hepimiz içmiştik. Y Vitamini alan bünyelerde ani refleksler görülmezdi. Özellikle “kurucu”, “soy” ve “değişmez” gibi sert kelimelere karşı bağışıklık sağladığı bir hakikatti.

Zaten Başkan mikrofona eğilince alkış da ertelendi:

“Kuruculuk yerine ‘katkı sunan unsurlar’ diyebilir miyiz?”

Akademik Danışman heyecanlandı:

“Hatta ‘katkı sunma ihtimali de bulunan unsurlar’ daha kapsayıcı olur.”

“Bravo. Böylece daha kapsayıcı bir çerçeveye kavuşmuş oluyoruz” dedi Başkan.

Bir anda büyük bir zafere kavuşmuşçasına salonda herkes ayağa kalktı.

Sanki görünmez bir el, o sırada beni de oturduğum yerden kaldırdı. Alkış için el çırpmadım ama ellerim istemsizce birbirine değiyordu.

Ve ben yazdım: Kurucu millet ifadesi daha kapsayıcı bir terminoloji ile değiştirilmiştir.

“Kurucu” kelimesini silerken masadan bir vida sökülmüş gibi hissettim. Fakat masa devrilmemişti. Masadan bile alkış sesleri gelmekteydi…

İkinci madde “Dayanışma” idi.

“Devlet ile toplum arasındaki dayanışmayı güçlendirmeliyiz,” dedi Başkan.

Arka sıradan bir ses düzeltme yaptı:

“Toplumun devletle dayanışması demek daha doğru olur.”

İnce bir kahkaha yayıldı.

Başkan gülümsedi:

“Evet. Devlet zaten dayanıklıdır. Dayanışması gereken toplumdur.”

Stratejik Danışman ayağa kalktı:

“Milletimiz devletiyle ve Büyük Başkan’ıyla dayanışmaktan onur duymaktadır.”

Çok gürültülü alkışlar…

Ben yazdım: Toplumun devletle dayanışması esas kabul edilmiştir.

Bir ufak boşlukta vakit mi çok hızlı geçiyor, yoksa salondaki hususlar mı çok uzatılmıyor diye düşündüm. Herhâlde vakit hızlı geçiyordu. Çünkü alkışlar bile bir tufan uzunluğundaydı zaten. Hem ben de mesaiyi bitirip eve geçmeli, kira, elektrik, su vs. ödemelerimi yapmalı, kalan parayla da şöyle bir fiyakalı ekmek arası bir şeyler yiyerek kendimi ödüllendirmeliydim.

Demem o ki vakit hızlı geçiyordu…

Üçüncü madde “Kardeşlik”.

“Kardeşlik, soy birliğine veya ortak geçmişe değil ortak geleceğe dayanmalıdır,” dedi Başkan.

“Soy birliği ifadesi metinden çıkarılsın,” dedi bir üye.

“Milletimiz haklıdır. Soy değiştirilemez bir kavramdır. Oysa biz değişimi esas alıyoruz” dedi boyu mikrofona zor yetişen üyelerden biri.

Ve o sırada alkışlar…

Ben yazdım: Kardeşlik kavramı, soy birliği yerine ortak yaşam iradesi temelinde yeniden tanımlanmıştır.

Soy kelimesi silindi.

Silgi gerçekten güçlüydü.

Elbette Y Vitamini de etkiliydi. Hassasiyetleri Azaltma ve Refah Bakanlığı broşürlerinde, bu vitaminin toplumsal genetik gerilimlerini azalttığı yazıyordu. Böylelikle artık hiç kimse soyunu hatırlamakla uğraşmıyor, yorulmuyordu.

Dördüncü maddeye geçildi. “Demokrasi”.

“Kurucu ilkelerin dahi tartışılabilmesi demokrasimizin gücüdür,” dedi Başkan.

“Yüce Başkan… Büyük Başkan…” sesleri salonda yankılanıyor.

“Kurucu ilkelerin tartışmaya kapalı olduğunu savunmak demokrasiye aykırıdır,” dedi Akademik Danışman.

“Türk milleti tartışmayı çok sever,” dedi Stratejik Danışman.

Bir başka üye:

“Milletimiz bunu istiyor”.

Bir başkası:

“Bu adım tarihe geçecek.”

Diğer bir kimse:

“Büyük vizyon. Yaşa Yüce Başkan!”

Alkışlar… Uzun. Ritmik. Uyumlu.

“Tartışmaya kapalı” ifadesi metinden çıkarıldı.

Yerine “açık istişareye uygun” yazıldı.

İstişare kelimesi çok kullanılıyordu. Fakat kimse artık neyin istişare edildiğini sormuyordu. Ben yazıyordum. Cümleler büyüyor, paragraflar uzuyor, fakat anlam hafifliyordu. Sanki metin şişiyor ama içi boşalıyordu. Hangi maddede neyin değiştiğini, onu yazan ben dahi anlamakta güçlük çekiyordum.

Toplantının sonuna doğru Başkan ayağa kalktı.

“Son bir husus var,” dedi, “Devletimizin adı.”

Salonda dikkat kesilmiş bir sessizlik oluştu.

“Yüksek İstişare Cumhuriyeti’ ifadesindeki ‘istişare’ kelimesi toplumda gereksiz bir tartışma algısı oluşturmaktadır. Hem ülkemizde kullanılan dillere de uygun değildir. Oysa biz artık ortak bir akla ulaşmış bulunuyoruz.”

Stratejik Danışman ayağa fırladı:

“Türk milleti istişareyi tamamlamıştır.”

Akademik Danışman ekledi:

“Artık istişare değil, uyum zamanıdır.”

Başkan başını salladı:

“Devletimizin adının ‘Uyum Cumhuriyeti’ olarak değiştirilmesini oylarınıza sunuyorum.”

Salonda kimse el kaldırmadı.

Çünkü herkes zaten kaldırmıştı.

Oy birliğiyle kabul edildi.

Alkış.

Alkış.

Alkış.

Ben yazdım: Devletin adı oy birliğiyle Uyum Cumhuriyeti olarak değiştirilmiştir.

Başımı kaldırdım. Duvardaki kelimelere baktım.

MİLLÎ

DAYANIŞMA

KARDEŞLİK

DEMOKRASİ

Hepsi yerindeydi.

Sadece anlamları yer değiştirmişti.

Ve artık istişare yoktu.

Toplantı bitti. Evrakları teslim ettim, gerekli prosedürleri tamamladım. Büyük Meclis’ten ayrılmak için koridorda yürüdüğüm sırada Başkan’ın beni huzurunda beklediğini öğrendim. Muttarit adımlarla derin bir kaygı içerisinde makamına giderken duvarlara yeni afişler asılıyordu:

“Millî Uzlaşı”

“Yeni Dönem”

“Birlikte Güçlüyüz”

Ve Başkan’ın huzuruna geldim. Kapıdan içeri girer girmez:

“Genç adam, güzel yazıyorsun. Kelimeleri yumuşak tutmuşsun”, dedi.

“Teşekkür ederim efendim.”

“Elini alıştır. Belki bir gün heyet üyesi olursun. Türk milleti senin gibi kalemlere ihtiyaç duymaktadır.”

O an gurur duydum. Gerçekten…

Ve kıssadan hisse bir gece geçti.

Ertesi sabah tutanak Resmî Gazete’de yayımlandı. Manşet şuydu:

“Milletimiz İçin Yeni ve Kapsayıcı Dönem.”

Altında benim cümlelerim vardı.

Kurucu kelimesi yoktu.

Soy birliği yoktu.

Türk adı yoktu.

Her şey daha esnekti.

Her yerde “uyum” yazıyordu.

Aynaya baktım.

Yüzümde bir değişiklik yoktu.

Ama içimde bir hafiflik vardı.

Sanki bir yük kalkmıştı.

Belki de kelimelerin ağırlığı omuzlarımı yoruyordu.

Artık kelimeler hafifti.

Millet hafifti.

Devlet hafifti.

Tarih hafifti.

Ve ben…

Ben de hafiflemiştim.

Çünkü o gün terfi yazım geldi: “Uyum Birimi Sorumlusu” olmuştum. Maaşım da artmıştı. Terfi yazısıyla birlikte bir kutu da Y Vitamini gönderilmişti. Bu kez “Y+” versiyonuydu. Açıklamada, yönetici kadrolar için daha güçlü bir uyum desteği sağladığı belirtiliyordu. Şükürler olsun Uyum Cumhuriyeti’mize!

Yeni görevim, metinlerde herhangi bir sert kelime kalmamasını sağlamaktı.

İlk işim geriye dönük metinlerden ve sözlükten “kurucu” kelimesini çıkarmak oldu.

Yerine “uyum sağlayan” şeklinde değiştirilmesi emrini ve direktifini ve buyruğunu ve komutunu alt kademelere verdim.

Çünkü çok daha kapsayıcıydı.

Ve doğrusu emir vermek gerçekten yetenekli ellerde çok ama çok havalı bir şeymiş…

Gece yatağa uzandım.

Televizyonda Başkan konuşuyordu:

“Artık her şey yolunda. Mücadele sona erdi” diyordu gurur ve ihtişamla.

Alkış sesleri yükseliyordu.

Gözlerimi kapadım.

Gerçekten de her şey yolundaydı.

Hiçbir kelime ağır değildi.

Hiçbir anlam direnç göstermiyordu.

Maaşım yükselmişti.

Hem artık emir verdiklerim de vardı.

Ve ben ilk kez içimden şu cümleleri geçirdim:

Ne kadar şanslı bir milletiz…

Çok yaşa Yüce Başkan!

Çok yaşa kapsayıcı milletimiz!

Var olsun Uyum Cumhuriyeti’miz!

01 Nisan 2026


Bir Cevap Yazın

Yunus Emre İspir sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin